Yeme bozuklukları, herhangi bir medikal duruma bağlı olmadan yeme davranışındaki sürekli ve şiddetli bozukluk, fiziksel sağlığı ve psikososyal işlevleri bozacak derecede kiloyu kontrol altında tutma davranışı olarak tanımlanır.

Bulimiya Nervoza, ilk olarak 1980lerin başlarında ayrı bir sorun olarak tanımlandığından beri, çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Araştırma çalışmalarında genellikle tanımının şu beş temel özelliği kullanılmaktdır:

  • Tıkınırcasına yemek – tek bir yeme episodunda insanların çoğunun benzer durumlarda normalde yiyebileceğinden çok daha fazla yemek yemek; yeme davranışı üzerinde kontrol kaybı hissi.
  • Tekrarlanan tıkınırcasına yeme epizodlarını takip eden, kilo alımını engellemek amaçlı davranışlar; kendini kusturma, hiç yemek yememe veya laksatif, diüretik ve lavman ilaçlarının kullanımı, aşırı egzersiz yapmak gibi telafi edici davranışlar.
  • Tıkınırcasına yeme davranışlarının ve uygunsuz telefi edici davranışların her ikisinin de, ortalama, üç ay içinde, en az haftada bir kez olması (DSM-V-TR).
  • Ağırlık ve biçimin, kişinin kendini nasıl değerlendirdiğinde önemli rol oynaması. Kişinin kendiyle ilgili iyi ya da kötü hissetmesinde en önemli ya da en önemli kriterler arasında olması (Cooper, Todd ve Wells, 2000).
  • Kişinin yemek yemeyle ilgili denetiminin kalktığı duyumunun olması.

Bulimia Nervoza ile ilgili çeşitli teoriler bulunmaktadır. Bunların arasında bilişsel davranışçı teori özellikle düşüncelere odaklanmaktadır. Bilişsel Davranışçı Teoriye göre, bulimia nervozada düşünceler, duygular ve davranışlar kısır döngüler halinde bağlantılı olmakta ve hastalığı sürdürmektedir. Bulimiya nervozanın bilişsel davranışçı modeli bu hastalığın bilişsel davranışçı terapisi için bir kuramsal model sağlamaktadır. Bulimiya nervozanın bilişsel davranışçı terapisi işlevsiz düşünceleri tanımlayarak ve onlara meydan okuyarak bu düşüncelerle bağlantılı sıkıntı verici duyguları, hisleri ve işlevsiz davranışları değiştirmeye çalışmaktadır.

Bilişsel teori Garner ve Bemis tarafından (1982) ilk olarak anoreksiya nervozaya uygulanmış olup, bulimiya nervozaya ilk kez uygulanması da bunu temel almaktadır. Garner ve Bemis (1982), üç temel unsura vurgu yapmıştır: olumsuz otomatik düşünceler, inançlar ve bilgi işleme. Garner ve Bernis (1982), ‘inceliğin paha biçilemez bir değeri olduğu’ temel öncülünü hastalığın ekseni olarak tanımlamıştır. Bu inanç, ikincil inançları ve davranışları da açıklamaktadır. Bununla beraber, yapı ve süreçler esasen Beck’in depreson için tanımladıklarıyla benzer formdadır.

Garner ve Bemis’in Anoreksiya Nervoza teorisine yakından dayalı olan Bulimiya Nervozanın Bilişsel teorisi (Fairburn, Cooper ve Cooper, 1986) daha sonradan geliştirilmiştir. Garner ve Bemis’in modelinde olduğu gibi hastaların kilo ve şekille ilgili tutumları hastalığın devamında merkezi olmaktadır. Anoreksiya nevroza hastaları gibi, bulimia nevroza hastaları da kendilik-değerlerini kilo ve biçimleri üzerinden değerlendirmektedir. Şişmanlığı olumsuz, inceliği ve kendilik-kontrolünü olumlu görmektedirler. Bu tutumlar, örtük ve hasta tarafından yaşantılarına anlam ve değer atfedilen açıkça ifade edilmeyen kurallara dayanmaktadır. Bu tutumlar katı, uçlarda ve aşırı kişisel önemleri olduğu için işlevsizdirler. İnanç ve değerler, işlevsel olmayan belli akıl yürütme stillerini ya da bilgi işlemedeki bozuklukları yansıtmaktadır. Bunlar, iki uçlu düşünce, aşırı-genelleme ve anlamlandırmadaki hataları içerir (Cooper, 2003).

BULİMİYA NERVOZANIN BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TEORİSİ

Teori, bulimiya nervozanın gelişimiyle alakalı olmakla beraber, öncelikle hastalığı sürdüren süreçlerle ilgilenmektedir. Teoriye göre, bulimiya nervozayı sürdüren en temel etken benlik saygısını değerlendiren sistemin işlevsiz olmasıdır. İnsanların büyük bir kısmı kendilerini hayatlarının çeşitli alanlarındaki performanslarıyla değerlendirirken, yeme bozukluğu olan kişiler çoğunlukla yeme alışkanlıkları, biçimleri ve ağırlıkları ve bunları kontrol etme becerileriyle kendilerini yargılarlar. Bunun sonucunda da hayatları inceliği ve kilo vermeyi amaçlamak, şişmanlık ve kilo almadan sürekli kaçınmak, diyet yapmak, yeme, biçim ve ağırlık konularına odaklanır (Fairburn, Cooper ve Shafran, 2003).

Bulimiya nervozanın Bilişsel Davranışçı Teorisine göre, yeme, biçim, ağırlık ve bunların kontrolü konusunda yapılan bu aşırı değerlendirme hastalığın sürdürülmesinde en önemli etken olmaktadır. Kilo kontrolünde; diyetteki kısıtlamalar, kusmalar, laksatif ve diüretik kullanımı, aşırı egzersiz gibi aşırıya kaçan davranışlar, kilo ve vücutla ilgili kontroller, kaçınmalar, zihnin sürekli yeme, ağırlık ve biçim konularında düşüncelerle meşgul olması gibi bütün diğer klinik özelliklerin de bu ‘temel psikopatoloji’den kaynaklandığı düşünülebilir. Bilişsel Davranışçı teori tıkınırcasına yeme davranışının, bu hastaların yemelerini sınırlandırma çabalarının bir sonucu olduğunu öne sürer. Diyet kurallarının beraberinde, diyetten küçücük sapmalar sonucu diyete bağlı kalamamak bu kişilerin olumsuz tepki verme eğilimiyle kişi tarafından kendilik–kontrolünün olmadığına dair kanıt olarak değerlendirilir. Bunun sonucunda da hastalar yemelerini kısıtlama çalışmalarını geçici olarak büsbütün bırakırlar. Hastaların belirtiğine göre bu durum, tıkınırcasına yeme davranışını başlatan en temel sebeptir. Uzun süreli sıkı rejimlerin, tıkınırcasına yemelerle bozulduğu bir örüntü oluşur. Tıkınırcasına yeme davranışı, hastaların yeme, biçim ve ağırlıklarını kontrol etmek ile ilgili endişelerini büyüterek temel psikopatolojiyi devam ettirir. Bu da daha fazla sıkı diyete sebep olur, sıkı diyetin de tıkınırcasına yeme davranışını arttırmasıyla bir kısır döngü oluşur (Fairburn, ve ark., 2003).

Fairburn, Cooper ve Cooper (1986)’ın ilk bilişsel davranışçı formülasyonunda, tıkınırcasına yeme davranışlarının gelişi güzel değil de, ortaya çıkan ani duygu durum değişikliklerinin sıkı diyeti devam ettirmeye engel olmasına bağlı olarak oluştuğunu belirtilmektedir. Bununla birlikte, tıkınırcasına yeme davranışı, hastanın dikkatini zorlayıcı yaşam koşullarından dağıtarak durumları geçici olarak nötralize etmek gibi bir etkisi olduğu için de pekiştirilmektedir.

Tıkınırcasına yeme davranışını devam ettiren bir başka etken de tasfiye edici (purging) mekanizmalarla (kusarak, laksatif ya da diüretik kullanarak) tıkınırcasına yeme epizodlarının telafi edilmesidir. Hastanın bu tür tasfiye edici mekanizmalara başvurarak kilo almayı en alt seviyede tutabileceğine olan inancı tıkınırcasına yeme davranışını sürdürmesine sebep olmaktadır.

Teorinin sonraki açıklamalarında, başka bir devam ettirici faktör daha vurgulanmıştır. Bu hastalar aşırı şekilde öz-eleştirisel olmaktadır. Kendilerine, yemek, biçim, kilo ve bunların kontrolleriyle ilgili zorlayıcı standartlar koymakta ve bunları gerçekleştiremeyince de standartlarının çok acımasız olduğunu görmek yerine kendilerini kusurlu olarak değerlendirmektedirler. Bu da ikincil olumsuz benlik-değerlendirmesiyle sonuçlanmaktadır. Sonuçta, hastanın hayatında en önemli alanlar olan yeme, biçimi ve kiloyu kontrol etmede başarı elde etmesi için daha çok çabalamasına sebep olarak yeme bozukluğunu devam ettirmektedir (Fairburn,1997).