Depresyonun Belirtileri ve Karakteristik Özellikleri

Depresyonun belirtileri arasında:

• Aktivitelerden alınan keyfin azalması / aktivitelere duyulan ilginin olmaması
• İştah ve kiloda değişiklikler
• Uyku düzeninde değişiklikler
• Ajite olma ya da yavaşlamış olma hali
• Enerji kaybı
• Değersizlik ya da suçluluk hisleri
• Odaklanmada güçlükler
• İntihar düşünceleri bulunabilmektedir.

Depresyonun karakteristik özellikleri arasında:

• Olayları algılama, yorumlama ve hatırlamada olumsuz yanlılıklar
• Olumsuz bakış açılarıyla tutarlılık gösteren bilgiyi farketmeye, herhangi bir bilgiyi olumsuz yorumlamaya, olumsuz olayları hatırlamaya daha yatkın olmak
• Olumsuz olayları sabit, global ve içsel faktörlere atfetmek ve kendilik-değeri için uzun süren sonuçları ve anlamları olduğu şeklinde değerlendirmek (Abramson ve ark., 2002)
– ‘Benim hatam. Her şeyi hep böyle berbat edeceğim. Bu sadece ne kadar işe yaramaz olduğumu gösteriyor.’ gibi düşünceler olabilir.
• Olumlu olayları ise geçici, nadir ve dışsal faktörlere atfetmek:
– ‘Şansa oldu. Bu bir istisnaydı. Biri yardım ettiği için yapabildim yoksa yapamazdım.’ şeklinde değerlendirebilir.
Depresif kişinin kendine, geleceğe ve diğer insanlara bakışının içeriği olumsuzdur.
• Kendini değersiz, yetersiz olarak algılayabilir. Geçmişte olan olumsuz olaylardan kendini sorumlu tutabilir ve başkaları tarafından beğenilmediğini düşünebilir.
• Çevresiyle olan ilişkilerini ve yaşantılarını olumsuz algılar. Kendinden çok şey talep edildiğini, dünyanın aşılamayacak güçlüklerle dolu olduğuna inanabilir.
• Gelecek; karanlık, başarısızlıklara gebe, ümitsiz bir durum olarak algılabilir.
Depresyondaki kişinin kendini, çevresini ve geleceğini olumsuz algılamasında önemli etkenlerden biri de bilgi işlemede yapılan bilişsel hatalardır.
• Sağlıklı insanlar da bu bilişsel hataları yapabilirler ancak depresyondaki kişiler bu hataları çok sık ve yaygın olarak yaparlar, değiştirmek ellerinde değilmiş gibi algılarlar. Bu hatalar kendini olumsuz algılamayı sürdürme işlevi görürler.
• Bu hataların gösterilip bilgi işleme sürecinde değişikliğe yol açma, depresif belirtilerin devamını önlemede kullanılmaktadır.

Obsesif Kompulsif Bozukluk Nedir?

Obsesif Kompulsif Bozukluğun karakteristik belirtileri obsesyon ve kompülsiyonların varlığıdır. Obsesyonlar; tekrarlayıcı ve ısrarlı düşünceler (örn, kirlilik düşünceleri), imajlar (örn, korkutucu ya da şiddet içeren görüntüler) ya da dürtülerdir (örn, birini arabanın veya trenin altına ittirmek gibi). Obsesyonlar keyif vermezler ve istem dışıdırlar ve kişide belirgin bir sıkıntıya, kaygıya neden olurlar. Kişi obsesyonlarını, tetikleyicilerden kaçarak ya da düşüncelerini durdurmaya çalışarak bastırmaya ya da başka bir düşünce ya da eyleme (kompülsiyonlara) girişerek etkisizleştirmeye çalışır.

Kompülsiyonlar (ritüeller), kişinin obsesyonlarına cevaben yapma güdüsünü hissettiği ya da katı kurallara bağlı bir şekilde uyguladığı yıkama, kontrol etme gibi tekrarlıyıcı davranışlar veya içinden sayı sayma, bazı sözcükleri tekrar etme gibi zihinsel faaliyetlerdir. OKB’si olan kişilerin çoğunda hem obsesyonlar hem de kompülsiyonlar mevcuttur. Kompulsionyonlar obsesyona cevaben yapılırlar (Kirlilik düşüncelerinin yıkama davranışlarına yol açması ya da yanlış olduğu düşünülen bir şeyin tam anlamıyla doğru olduğu hissini verene kadar tekrar edilmesi gibi). Kompülsiyonlara girişilmesindeki amaç; obsesyonlar tarafından tetiklenen sıkıntıyı azaltmak, korkulan duruma ya da olaya engel olmaktır. Bununla birlikte, kompulsiyonlar korkulan durumla gerçekci bir biçimde bağlantılı değillerdir (örn, sevdiği kişiye zarar gelmesini engellemek için zihninden bir takım sözcükleri geçirmek veya eşyaları belli bir düzene göre dizmek gibi) ya da aşırıdırlar (örn, ellerini defalarca yıkamak gibi). Kompülsiyonlara girişildiğinde kişinin kaygı ve sıkıntılarında geçici rahatlama olsa da kişinin kompülsiyonlarını gerçekleştirmesi keyif aldığı için değildir.

Obsesif Kompulsif Bozukluğu diğer insanlarda da bazen görülen girici düşüncelerden ya da tekrarlı davranışlardan ayırmaya yardımcı olan kriter; obsesyonların ve kompülsiyonların zaman alıcı olması (günde 1 saatten fazla) ve klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da yetisizleşmeye sebep olmasıdır. Obsesyon ve kompülsiyonların sıklığı ve ciddiyeti değişiklik göstermektedir. Orta derecede belirtileri olan bazı kişiler obsesyon ve kompülsiyonlarıyla 1-3 saat harcarken, bazılarının da işlev görmelerini engelleyecek şekilde sürekli obsesyonları ve kompülsiyonları olabilir.

Obsesyonların ve kompülsiyonların içeriği de kişiden kişiye değişmektedir. Bununla birlikte sıkca görülenler şu şekildedir: kirlenme obsesyonları-temizlik kompülsiyonları, simetri obsesyonları-tekrar etme, sıralama, sayma kompülsiyonları, yasak ya da ayıp sayılan düşünceler (saldırganlık, cinsel ya da dinsel obsesyonlar)-bunlarla ilgili kompülsiyonlar, başkasına ya da kendine zarar verme obsesyonları-kontrol etme kompülsiyonları.

OKB’si olan kişiler obsesyon ve kompülsiyonlarını tetikleyen durumlara maruz kaldıklarında büyük oranda kaygı duyarlar. Kişlerin obsesyon ve kompülsiyonlarını tetikleyen kişiler, eşyalar ve yerlerden kaçınması sıklıkla görülür. Örneğin, bulaşma korkusu olan kişiler korktukları maddelere maruz kalmamak için tuvaletleri kullanmaktan kaçınabilir, başkalarına zarar verme obsesyonları olan kişiler de sosyal ortamlardan, etkileşimlerden kaçınabilir.

OKB, sosyal ve iş (okul) hayatında işlevselliğin azalmasıyla hayat kalitesinin bozulmasına sebep olmaktadır. Bozulma, hayatın birçok farklı alanında görülebilir ve belirtilerin ciddiyetine, obsesyonlara ve kompülsiyonlara harcanan süre ile bağlantılıdır. Obsesyon ve kompülsiyonları tetikleyen durumlardan kaçınmak da işlevselliği ciddi biçimde kısıtlayabilir. Bunlara ek olarak belirtiler belirli engeller yaratabilir. Zarar verme obsesyonları, aile ya da arkadaşlarla ilişkilerin tehlikeli algılanmasına ve bu ilişkilerden kaçınmaya sebep olabilir. Simetri ya da düzen obsesyonları, okul ya da işle ilgili projelerde kişiye ‘tam istediği gibi’ olduğu hissini vermediği için projenin (işin) zamanında tamamlanmasına engel olabilerek kişinin okul başarısızlığına ya da işinden olmasına sebep olabilir. Bazı obsesyonlar da sağlıkla ilgili problemlere sebep olabilir. Bulaşma obsesyonları olan kişiler mikroplara maruz kalacağından korkarak hastanelerden ya da doktor muayenehanelerine gitmekten kaçınabilir ya da aşırı yıkamaktan dolayı derisinde yaralar oluşabilir. Kişi rahatsızlığı yüzünden aile bireyleri üzerinde bazı yasaklar ya da kurallar koyabilir (örneğin bulaşma korkuları yüzünden evdekilere misafir kabul etmemeleri konusunda baskı uygulayabilir), böyle durumlar da ailenin işlevselliğini etkileyebilir.

OKB de diğer psikolojik rahatsızlıklar gibi uzman bir kişiden yardım alınarak semptomların azalmasında başarı sağlabilen bir rahatsızlık türüdür. Farklı terapi yaklaşımlarının etkililiğini araştıran bilimsel çalışmalar özellikle Bilişssel Davranışcı Terapinin Obsesif Kompulsif Bozukluğun semptomplarının azalmasında ve iyilik halinin sürdürülmesinde oldukça etkili olduğunu göstermektedir.

Sosyal Kaygı Bozukluğu Nedir ?

Sosyal kaygı bozukluğu, daha çok bilinen adıyla sosyal fobinin temel özelliği bireyin başkaları tarafından incelenebileceğini düşündüğü sosyal durum ya da durumlardan belirgin şekilde yoğun korku ya da kaygı duyması ve kaçınmasıdır. Sohbet etmek, yeni insanlarla tanışmak, bir şeyler yiyip içerken seyredilmek, konuşma yapmak, başkalarının karşısında performans göstermek gibi durumlar bireyde kaygı ya da korku uyandırmaktadır. Birey sosyal durumlara maruz kaldığında, kaygılı, zayıf, deli, aptal, sıkıcı, korkutucu, pis ya da sevilmez olarak yargılanacağından endişe etmektedir. Başkaları tarafından olumsuz değerlendirilecek şekilde davranacağından veya görüneceğinden ya da kızarma, titreme, terleme, dil sürçmesi gibi kaygı belirtileri göstereceğinden, ya da diğerlerini gücendirmek ve incitmekten ve bunun sonucunda da kabul görmeyeceğinden korkmaktadır.

Sosyal kaygı bozukluğundaki korku ya da kaygının yoğunluğu, olumsuz değerlendirilmenin gerçek riski ya da sonuçlarına kıyasla orantısızdır. Sosyal Kaygı bozukluğu olan kişiler sosyal durumların olumsuz sonuçlarını sıklıkla aşırı şekilde değerlendirirler.

Sosyal kaygı bozukluğunda, sosyal ortam hemen hemen her zaman kaygı ya da korku uyandırıcıdır. Bu yüzden de sosyal durumlarda arada sırada kaygı yaşayan bir kimseye sosyal kaygı bozukluğu vardır denilemez. Bunun yanısıra, korkunun ve kaygının derecesi ve tipi (örn.beklenti kaygısı, panik atak) farklı ortamlamlarda değişiklik gösterebilir. Beklenti kaygısı sosyal bir olaya katılmadan önce haftalar boyunca her gün endişe etmek ya da bir konuşmayı günler öncesinden tekrar etmek şeklinde durumların çok öncesinde ortaya çıkabilir.

Sosyal Kaygı Bozukluğunda kişi sıklıkla korkulan durumlardan kaçınır. Ellerinin titremesinden korkan kişi yemekten, içmekten, yazı yazmaktan, birşeyi işaret etmekten kaçınırken, terlemekten korkan kişi el sıkışmaktan ya da baharatlı yiyecekler yemekten kaçınabilir. Kızarmaktan korkan başkası da topluluk önünde performans göstermekten, parlak ışıklardan, özel konuları konuşmaktan kaçınabilir. Kaçınma davranışı, parti gibi sosyal ortamlara girmemek, okula gitmeyi reddetmek gibi yoğun şekilde olabilir.

Kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda da sosyal fobik yoğun kaygı ya da korku ile duruma dayanmak zorunda kalır. Bu tür durumlarda da kişi çoğunlukla güvenlik davranışlarına başvurur. Güvenlik davranışları kişinin korktuğu felaketin gerçekleşmesini engellemek amacıyla giriştiği davranışlar ya da aldığı tedbirlerdir. Örneğin, konuştuğu zaman söylediklerinin saçma olarak algılanacağını ya da beğenilmeyeceğini düşünen kişi konuşmadan önce söyleyeceklerini kafasından geçirmeyi veya bir konuşma metnine aşırı hazırlanarak ezberlemeyi alışkanlık haline getirmiş olabilir. Güvenlik davranışlarının hastalığı devam ettiren olumsuz sonuçları olmaktadır. Öncelikle, kişi korkulan sonucun gerçekleşmemesini aldığı tedbirlere, yani yaptığı güvenlik davranışına, bağlayarak hastalık döngüsünün iyice yerleşmesine sebep olur ve güvenlik davranışları olmadan korktuğu durumlara giremez hale gelir. Böylelikle de aslında güvenlik davranışlarına girişmese de korktuğu sonucun gerçekleşmeyeceğini test etme imkanını bulamaz. Bu yüzden de korkuları sürer gider. İkinci olarak, güvenlik davranışlarına girişmek tam tersine sosyal fobiğin korktuğu bazı belirtileri ortaya çıkarabilir. Bu duruma örnek olarak, bir şey içerken ellerinin titremesinin görüleceğinden korkan ve bunu gizlemek isteyen kişinin bardağı sımsıkı tutmasını verebiliriz. Bu durumda kişinin elleri daha çok titreyecek ve korktuğu başına gelecektir. Üçüncü olarak, güvenlik davranışları bazen de kişinin sakındığının tersine diğer insanların dikkatini daha da çok üzerine çekecektir. Koltukaltının terlediğinin görünmemesini isteyen bir kişinin sıcak bir ortamda ceketle oturması diğerlerinin bakışlarını terlediği zamankinden çok daha fazla üzerine çekebilecektir. Bazen de sosyal fobiğin söylediklerinin eleştirileceği ya da beğenilmeyeceğini düşünerek sessiz kalması ya da diğerlerinden uzak durması, az konuşması gibi güvenlik davranışları kişinin diğerleri tarafından mesafeli ve soğuk olarak algılanmasına sebep olabilmekte ve bu kişiye mesafeli durmalarına sebep olabilmektedir.

Bir kimseye sosyal kaygı bozukluğu tanısının konulabilmesi için, korku, kaygı ve kaçınmanın kişinin günlük yaşam, iş, okul, sosyal aktivite ya da ilişkilerindeki işlevselliğini belirgin bir şekilde engellemesi ya da klinik anlamda belirgin bir sıkıntıya, sosyal, iş ve diğer önemli alanlarda bozulmalara yol açması gerekmektedir. Örneğin, topluluk karşısında konuşmaktan korkan bir kişi eğer işinde ya da okulunda rutin bir şekilde konuşma yapmak durumunda kalmıyor ve belirgin bir şekilde rahatsızlık da duymuyorsa sosyal kaygı bozukluğu tanısı almaz. Bununla birlikte, eğer kişi kaçınıyor ya da gerçekten istediği bir işi ya da eğitimi sosyal kaygı semptomlarından ötürü almayı redediyorsa bu belirgin bir sıkıntının yaşandığına ya da işlevsellikte bozulmanın olduğuna işaret etmektedir.

Sosyal kaygı bozukluğu olan kişiler Bilişsel Davranışcı Terapiyle belirtilerininden büyük ölçüde kurtulmaktadır. Bilişsel Davranışcı Terapide kişinin düşünceleriyle çalışılarak bilişsel yeniden yapılandırılma sağlanıp, kişinin sağlıklı başa çıkmaları ve kaynakları arttırıldıktan sonra kişi korktuğu, kaygı duyduğu durumlara maruz kalarak sosyal kaygı bozukluğunu yenebilmektedir.

Bulimiya Nervoza

Yeme bozuklukları, herhangi bir medikal duruma bağlı olmadan yeme davranışındaki sürekli ve şiddetli bozukluk, fiziksel sağlığı ve psikososyal işlevleri bozacak derecede kiloyu kontrol altında tutma davranışı olarak tanımlanır.

Bulimiya Nervoza, ilk olarak 1980lerin başlarında ayrı bir sorun olarak tanımlandığından beri, çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Araştırma çalışmalarında genellikle tanımının şu beş temel özelliği kullanılmaktdır:

  • Tıkınırcasına yemek – tek bir yeme episodunda insanların çoğunun benzer durumlarda normalde yiyebileceğinden çok daha fazla yemek yemek; yeme davranışı üzerinde kontrol kaybı hissi.
  • Tekrarlanan tıkınırcasına yeme epizodlarını takip eden, kilo alımını engellemek amaçlı davranışlar; kendini kusturma, hiç yemek yememe veya laksatif, diüretik ve lavman ilaçlarının kullanımı, aşırı egzersiz yapmak gibi telafi edici davranışlar.
  • Tıkınırcasına yeme davranışlarının ve uygunsuz telefi edici davranışların her ikisinin de, ortalama, üç ay içinde, en az haftada bir kez olması (DSM-V-TR).
  • Ağırlık ve biçimin, kişinin kendini nasıl değerlendirdiğinde önemli rol oynaması. Kişinin kendiyle ilgili iyi ya da kötü hissetmesinde en önemli ya da en önemli kriterler arasında olması (Cooper, Todd ve Wells, 2000).
  • Kişinin yemek yemeyle ilgili denetiminin kalktığı duyumunun olması.

Bulimia Nervoza ile ilgili çeşitli teoriler bulunmaktadır. Bunların arasında bilişsel davranışçı teori özellikle düşüncelere odaklanmaktadır. Bilişsel Davranışçı Teoriye göre, bulimia nervozada düşünceler, duygular ve davranışlar kısır döngüler halinde bağlantılı olmakta ve hastalığı sürdürmektedir. Bulimiya nervozanın bilişsel davranışçı modeli bu hastalığın bilişsel davranışçı terapisi için bir kuramsal model sağlamaktadır. Bulimiya nervozanın bilişsel davranışçı terapisi işlevsiz düşünceleri tanımlayarak ve onlara meydan okuyarak bu düşüncelerle bağlantılı sıkıntı verici duyguları, hisleri ve işlevsiz davranışları değiştirmeye çalışmaktadır.

Bilişsel teori Garner ve Bemis tarafından (1982) ilk olarak anoreksiya nervozaya uygulanmış olup, bulimiya nervozaya ilk kez uygulanması da bunu temel almaktadır. Garner ve Bemis (1982), üç temel unsura vurgu yapmıştır: olumsuz otomatik düşünceler, inançlar ve bilgi işleme. Garner ve Bernis (1982), ‘inceliğin paha biçilemez bir değeri olduğu’ temel öncülünü hastalığın ekseni olarak tanımlamıştır. Bu inanç, ikincil inançları ve davranışları da açıklamaktadır. Bununla beraber, yapı ve süreçler esasen Beck’in depreson için tanımladıklarıyla benzer formdadır.

Garner ve Bemis’in Anoreksiya Nervoza teorisine yakından dayalı olan Bulimiya Nervozanın Bilişsel teorisi (Fairburn, Cooper ve Cooper, 1986) daha sonradan geliştirilmiştir. Garner ve Bemis’in modelinde olduğu gibi hastaların kilo ve şekille ilgili tutumları hastalığın devamında merkezi olmaktadır. Anoreksiya nevroza hastaları gibi, bulimia nevroza hastaları da kendilik-değerlerini kilo ve biçimleri üzerinden değerlendirmektedir. Şişmanlığı olumsuz, inceliği ve kendilik-kontrolünü olumlu görmektedirler. Bu tutumlar, örtük ve hasta tarafından yaşantılarına anlam ve değer atfedilen açıkça ifade edilmeyen kurallara dayanmaktadır. Bu tutumlar katı, uçlarda ve aşırı kişisel önemleri olduğu için işlevsizdirler. İnanç ve değerler, işlevsel olmayan belli akıl yürütme stillerini ya da bilgi işlemedeki bozuklukları yansıtmaktadır. Bunlar, iki uçlu düşünce, aşırı-genelleme ve anlamlandırmadaki hataları içerir (Cooper, 2003).

BULİMİYA NERVOZANIN BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TEORİSİ

Teori, bulimiya nervozanın gelişimiyle alakalı olmakla beraber, öncelikle hastalığı sürdüren süreçlerle ilgilenmektedir. Teoriye göre, bulimiya nervozayı sürdüren en temel etken benlik saygısını değerlendiren sistemin işlevsiz olmasıdır. İnsanların büyük bir kısmı kendilerini hayatlarının çeşitli alanlarındaki performanslarıyla değerlendirirken, yeme bozukluğu olan kişiler çoğunlukla yeme alışkanlıkları, biçimleri ve ağırlıkları ve bunları kontrol etme becerileriyle kendilerini yargılarlar. Bunun sonucunda da hayatları inceliği ve kilo vermeyi amaçlamak, şişmanlık ve kilo almadan sürekli kaçınmak, diyet yapmak, yeme, biçim ve ağırlık konularına odaklanır (Fairburn, Cooper ve Shafran, 2003).

Bulimiya nervozanın Bilişsel Davranışçı Teorisine göre, yeme, biçim, ağırlık ve bunların kontrolü konusunda yapılan bu aşırı değerlendirme hastalığın sürdürülmesinde en önemli etken olmaktadır. Kilo kontrolünde; diyetteki kısıtlamalar, kusmalar, laksatif ve diüretik kullanımı, aşırı egzersiz gibi aşırıya kaçan davranışlar, kilo ve vücutla ilgili kontroller, kaçınmalar, zihnin sürekli yeme, ağırlık ve biçim konularında düşüncelerle meşgul olması gibi bütün diğer klinik özelliklerin de bu ‘temel psikopatoloji’den kaynaklandığı düşünülebilir. Bilişsel Davranışçı teori tıkınırcasına yeme davranışının, bu hastaların yemelerini sınırlandırma çabalarının bir sonucu olduğunu öne sürer. Diyet kurallarının beraberinde, diyetten küçücük sapmalar sonucu diyete bağlı kalamamak bu kişilerin olumsuz tepki verme eğilimiyle kişi tarafından kendilik–kontrolünün olmadığına dair kanıt olarak değerlendirilir. Bunun sonucunda da hastalar yemelerini kısıtlama çalışmalarını geçici olarak büsbütün bırakırlar. Hastaların belirtiğine göre bu durum, tıkınırcasına yeme davranışını başlatan en temel sebeptir. Uzun süreli sıkı rejimlerin, tıkınırcasına yemelerle bozulduğu bir örüntü oluşur. Tıkınırcasına yeme davranışı, hastaların yeme, biçim ve ağırlıklarını kontrol etmek ile ilgili endişelerini büyüterek temel psikopatolojiyi devam ettirir. Bu da daha fazla sıkı diyete sebep olur, sıkı diyetin de tıkınırcasına yeme davranışını arttırmasıyla bir kısır döngü oluşur (Fairburn, ve ark., 2003).

Fairburn, Cooper ve Cooper (1986)’ın ilk bilişsel davranışçı formülasyonunda, tıkınırcasına yeme davranışlarının gelişi güzel değil de, ortaya çıkan ani duygu durum değişikliklerinin sıkı diyeti devam ettirmeye engel olmasına bağlı olarak oluştuğunu belirtilmektedir. Bununla birlikte, tıkınırcasına yeme davranışı, hastanın dikkatini zorlayıcı yaşam koşullarından dağıtarak durumları geçici olarak nötralize etmek gibi bir etkisi olduğu için de pekiştirilmektedir.

Tıkınırcasına yeme davranışını devam ettiren bir başka etken de tasfiye edici (purging) mekanizmalarla (kusarak, laksatif ya da diüretik kullanarak) tıkınırcasına yeme epizodlarının telafi edilmesidir. Hastanın bu tür tasfiye edici mekanizmalara başvurarak kilo almayı en alt seviyede tutabileceğine olan inancı tıkınırcasına yeme davranışını sürdürmesine sebep olmaktadır.

Teorinin sonraki açıklamalarında, başka bir devam ettirici faktör daha vurgulanmıştır. Bu hastalar aşırı şekilde öz-eleştirisel olmaktadır. Kendilerine, yemek, biçim, kilo ve bunların kontrolleriyle ilgili zorlayıcı standartlar koymakta ve bunları gerçekleştiremeyince de standartlarının çok acımasız olduğunu görmek yerine kendilerini kusurlu olarak değerlendirmektedirler. Bu da ikincil olumsuz benlik-değerlendirmesiyle sonuçlanmaktadır. Sonuçta, hastanın hayatında en önemli alanlar olan yeme, biçimi ve kiloyu kontrol etmede başarı elde etmesi için daha çok çabalamasına sebep olarak yeme bozukluğunu devam ettirmektedir (Fairburn,1997).

Call Now Button